İstanbul'un tarihi semtlerinden birinde, dükkanının kapısından içeri girdiğinizde sizi karşılayan, ustalığın, sabrın ve geleneğin kokusu. Yaklaşık yarım asırdır bu dükkanda el emeği ile ürettiği ürünleriyle dolup taşan atmosfer, geçmişin kültürel mirasını günümüze taşıyor. Bu usta, hayatının en güzel yıllarını mesleğine adadı ve babasından öğrendiği bilgileri, modern dünyanın hızına ve tüketim kültürüne karşı koyarak bir nesil boyunca yaşatmaya devam ediyor.
Usta, 1970'lerin başında, henüz genç bir çırakken babasının yanında bu mesleğe adım attı. O dönemde yapılan her işte, amacın sadece para kazanmak değil, aynı zamanda bir sanat eserine hayat vermek olduğunu öğrendi. Bu felsefe, onun inşa ettiği zanaatkar kimliğiyle birleşerek onu sadece bir iş sahibi değil, bir kültür elçisi haline getirdi. Elde edilen her ürün, onun için sadece bir malzeme değil, aynı zamanda bir hikaye, bir geçmiş ve bir gelecekti.
Babasından devraldığı bu meslek, ustanın sadece el becerisini değil, aynı zamanda manevi değerlerini de şekillendirdi. Her bir iş parçasında, kendisine ait bir hikaye, bir deneyim ve öğrendiği her bir ders yansıyordu. Tüketim kültürünün yaygınlaştığı, hız ve seri üretimin ön planda olduğu bir dünyada, o hala eski usul üretim tekniklerine sadık kalarak, özgün ve kaliteden ödün vermeyen işlerine imza atıyor. Her bir malzemeyi dikkatle seçiyor, her aşamasını özenle elden geçiriyor.
Bugün, pek çok zanaatkârın işini kaybettiği bir dönemde, usta, el emeğinin değerini korumak için büyük bir mücadele veriyor. Tüketim kültürü, sıradanlaşan bir yaşamı beraberinde getirirken, onun duruşu, bu akıma karşı bir direniş sembolü haline geldi. Kalite ve özgünlük arayışında olan müşterileri için, gerçek sanatı ve emek verilen ürünleri sunuyor. Bu sayede, bir nesil boyunca edindiği bilgi ve tecrübeyi paylaşmayı, geleneksel zanaat anlayışını yaşatmayı hedefliyor.
Bugün birçok kişi, kısa süreli ve hızlı çözümler ararken, onun Güzel sanatlar diplomasıyla birlikte gelen gözlem yeteneği ve ustalığı sayesinde ürettiği eserler, kalitesiz ve sıradan ürünlerin yanında derin bir anlam taşıyor. Her bir eser, sadece bir ürün değil, aynı zamanda bir tarih ve kültür parçası. Bu yüzden, onu tercih edenler sadece bir malzeme almıyor, aynı zamanda bir hikaye satın alıyor.
Usta, sadece bir zanaatkar olmanın ötesinde, kendi topluluğunda bir örnek teşkil ediyor. Genç kuşaklara mesleği öğretmek, onlara bu geleneksel sanatın değerini kavratmak için zaman ayırıyor. Dükkanının bir köşesinde bulunan genç çıraklar, ustanın eşliğinde sadece iş yapmayı değil, aynı zamanda bu mesleğin ardındaki felsefeyi de öğreniyor. Usta, onlara sadece teknik bilgileri değil, aynı zamanda işin arkasındaki duygusal ve manevi boyutları da anlatıyor ve bir nesli daha bu mirası yaşatmak üzere yetiştiriyor.
Kendisiyle yapılan röportajlarda sıklıkla tüketim kültürünün insan ilişkilerine ve toplumsal yapıya olan etkisinden bahsetmekte. İnsanların, ürünleri alırken yalnızca maddi değeriyle değil, arkasındaki emekle de değerlendirmeleri gerektiğini savunuyor. Günümüz modern dünyasında, hızla gelişen teknolojik sağ zanaatın sağladığı deneyimleri ve insani ilişkileri unutma riski taşıdığını belirtiyor. Ona göre, her bir üründe kişisel bir dokunuş ve özgünlük kaybolduğunda, bu durum insanları birbirinden uzaklaştırıyor ve kültürel değerleri tehdit ediyor.
Sonuç olarak, yarım asırlık meslek hayatı boyunca edindiği tecrübe ile bu zanaatkar, eski usulün modern dünyanın karmaşası içinde nasıl ayakta kalabileceğinin bir örneğini sunuyor. Sadece bir gelir kaynağı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olan mesleği sayesinde, hem kendi geçimini sağlıyor hem de genç nesillere geçmişin değerlerini ve geleneklerini aktarıyor. İşte bu nedenle; babasından öğrendiği bilgilerle oluşturduğu ürünler, sıradan bir satıcıdan daha fazlasını sunuyor: Onlar, tarihin izlerini ve manevi duyguları üzerinde taşıyan birer sanat eseri haline geliyor.